ISMAIL GÜNES (ÖGRETMEN) 1925-1971
İğdeli Köyü'nde altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1925 yılında doğmuştur. Babası Hüseyin GÜNEŞ, annesi Kadife Hanım'dır. Babası eğitime düşkün bir insandır. Köylerinde okul olmadığından İsmail'i Karaözü Beldesi'ndeki ilkokula yazdırır ve ilkokulu orda bitirir.
Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç Beyler'in önderliğinde Anadolu'nun aydınlanmasında çok önemli yeri olan 21 Köy Enstitüsü'nden biride 1940 yılında Pazarören'de kurulmuştur. Babası İsmail Efendi'sini çekincesiz olarak okul yöneticilerine emanet eder. Köy Enstitüsü'ne girişi İsmail GÜNEŞ ve İğdeli Köyü'nün geleceğinde dönüm noktası olacaktır. 1944 yılında o günün koşulları içerisinde her türlü eğitim-öğretim donanımına sahip olarak okulunu başarı ile bitirir. Kendi köyüne öğretmen olarak atanır. O günlerin verdiği heyecanla 27 yıl sürecek olan mesleğine başlamış olur.
Genel amaç köylünün aydınlanmasında ve kalkınmasında yol gösterici olmak, halka Atatürk İlke ve Devrimlerini anlatmak, bu doğrultuda Cumhuriyet Yönetimine sahip çıkacak kuşaklar yetiştirmektir. Özel amacı ise tarihi boyunca horlanmış, sindirilmiş ve ezilmiş bir toplumun parçası olan köylüsüne ve çevre halkına ışık tutmaktır. Öğrencilerini olumlu bir eğitim-öğretimle donatarak karakterli, dürüst, çağdaş ve toplum çıkarına öncelik veren kişilikli bireyler haline getirmektir. Onları geleceğe hazırlayarak kabuklarından çıkmalarına yardımcı olmak, bu verimsiz bozkırlardan dışarı taşmalarına iş, aş ve meslek sahibi olmalarına olanak sağlamaktır.
İsmail GÜNEŞ'de diğer enstitülüler gibi dogmalarla değil, akıl ve bilimi esas alan düşünceleri ile, meslek yaşamı boyunca kuşkulanan,araştıran, hak ve hukuk arayışına giren yeni Cumhuriyet'imizin aydın nesillerini yetiştirmiştir.
Durumun farkında olan kirli siyaset boş durmaz. Dünü, bugünü, geleceği, kederi, sevinci, geleneği, kültürü, düşüncesi, dostu ve düşmanı aynı olan halkın arasına ne acı ki nifak tohumları ekmeyi başarmıştır. Suçu halkı aydınlatmak ve ona hizmet etmek olan öğretmenler hedef seçilmiştir. 1950-1960 yılları arasında dönemin siyasetçileri kirli emelleri uğruna İsmail GÜNEŞ'i de iki kez köyünden uzaklaştırmışlardır. Tüm haksızlıklara karşın Köy Enstitüleri'nin verdiği ulusalcı, laik, demokrat, özgür, eşitlikçi, barışçı, üretici, yapıcı, yaratıcı ve insancıl eğitim felsefesine, ailesinden aldığı yüksek karakterli ahlak anlayışınıda katarak öğrencilerini yetiştirmekten mutluluk duymuştur. Kırgınlığını hiçbir zaman sınıfa taşımamış öğrencileri arasında kesinlikle ayrım yapmamış, tümünü aynı sevgiyle kucaklamıştır.
Bu eğitim anlayışı, erdemli ahlak yapısı ve saygın kişiliği nedeni ile köyünde ve çevresinde "ÖĞRETMEN" sıfatı ile anılır olmuştur.
SAYGI İLE ANIYORUZ
IŞIĞIN BOL OLSUN
İSMET GÜNEŞ
#####
Değerli canlar, Orhan CEYLAN
Yöremin duyarlı insanlarına internet aracılığı ile bir daha teşekkür etme gereği duydum. Cem evine küçümsenemeyecek kadar katkıları olan köyümün insanlarına binlerce teşekkür ederim, köyümün insanları kültürü yaşatma açısından aç olup, her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduğunu görmek beni gururlandırdı, buda benim bu yalda çalışma azmimi artırdı. Bu yol dikenli bir yol ve ateşten bir gömlektir. Davama inandığım için her türlü sıkıntılara katlanmaya hazır olduğumu bilmenizi isterim,yol arkadaşlarımın da bana olan güvenine layık olmaya çalışacağımdan kimsenin şüphesi olmasın.Burada büyük katkıları olan kişilerin katkılarını açıklamakta yarar görüyorum……………
PARA OLARAK YARDIM YAPAN KİŞİLER :
1-İğdelide yaşayan hayır Sever kişi 7800 TL.
2-Keziban ALKAN 5000 TL
3-Vedat ALKAN 1000 TL.
3-İrfan GÜNEŞ 1000 TL.
PROJE BAZINDA KATKISI OLACAK KİŞİLER :
1-Soydan UĞUR Çevre düzenleme ve Elektrik Projesinde katkı yapmayı taahhüt etti.
2-Nurol TEMEL İnşat kerestenin alımında Mahmut Genci devreye sokarak kereste için söz almıştır.
3-Fatma ÖZKANIN anısı için Damadı Süleyman ve kızı Döne ERDEMDEN cem evinin laminat parkeyi yaptırma sözü alınmıştır.
4-Orhan CEYLAN bina bittikten sonra Güneş enerjisinin taktırılmasını üslenmiştir.
5-Süleyman ŞAHİN cem evine 4 metre kare halı ve 100 Euro bağışlayacağını taahhüt etti ( Kale köy )
6-Ekber TATAR emek bazında tesisat projesini yapmayı taahhüt etmiştir.
Sevgili canların daha fazla duyarlı olmaya çağırıyorum,Bu bizim onur abidemizdir,Kültürümüzü yaşatmamız açısından, büyük destek verecek insanların olacağına yürekten inanıyorum……………………….
KATKISI GEÇEN VE GEÇECEK OLAN HERKESE TEŞEKKÜR EDİYORUM………….
PROJE BAZINDA SPONSORA İHTİYAÇ VARDIR :
1-Çatı kiremit’ti,mahya ve ziftli kağıt alımına…………………...
2-Kapı pencerenin alımına…………………………………
3-Dış Cephe kaplama (BTB ) malzeme alımına
4-iç cephe saten alçı yapımına
5-izalasyon malzemesi olarak strafor alımına
6-bina içi klima sitemi 4 adet alımına
7-Morg yapımı………………………………………………
8-Açık alan ses yayın cihazı takım olarak……………….
9-Sanayi tipi ocak ve tüp alımı
10-Sanayi tip bulaşık yıkama makinesi alımı……………….
11-Yemek masası laminat 6 kişilik 25 Adet
12-Sandalye laminat 150 Adet
13-Misafirhane için ihtiyaç duyulan malzemelere………….
14-Cem evi dekoruna
15-Telefon santrali alımına 10 abonelik iç hat iki hatta dış hat
16-Plazma TV.
17-Masa üstü bilgisayar 2 Adet ve 2 Adet lazer yazıcı
18-Çalışma masası 3 Adet
19 Kitaplık büyük boy 3 adat
Not : Bunlar şu anda belirlenen liste, herkesin gücü oranında bu ihtiyaçların karşılanmasında katkılarını bekliyoruz………………………
İğdeli Köyü Dernek Başkanı
Orhan CEYLAN
#####
Bizi affedebilecek misin Carina
Carina’nın dönüş bileti tarihinde havaalanına gitti. Uçak havaalanına indi. Ama Carina yoktu. Anne Thuijs, kızının öldüğünü o an anladı ve olduğu yere yığılıp kaldı. 22 yaşındaki Carina Thuijs’ın Sivas Madımak Oteli’ndeki son saatleri...
TARİH: 2 Temmuz 1993. Yer: Sivas/Madımak Oteli. Saat 13.30. Madımak Oteli’nin lobisi kalabalık. Lobidekiler, yarım saat sonra Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Kültür Merkezi’nde başlayacak Arif Sağ’ın konserine gitmek için son hazırlıklarını yapıyor.
Carina Thuijs, aynı odada kaldığı Yasemin ve Asuman Sivri kardeşleri bekliyor. Bu arada lobidekileri izliyor.
Arif Sağ, sazının akordunu yapıyor.
Bir köşede Türk edebiyatının "ulu çınarı" 65 yaşındaki Yazar Asım Bezirci, iki büyük halk ozanı Muhlis Akarsu ve Nesimi Çimen ile muhabbet ediyor.
Bir başka grupta ise şairler bulunuyor: Metin Altıok, Dr. Behçet Aysan, Uğur Kaynar. Ekibin espri kaynağı, karikatürist Asaf Koçak da orada.
Semah ekibi bir köşede hocaları Kamber Çakır ile sohbet edip gülüyorlar. Carina, tek tük bildiği Türkçe sözcüklerle bu neşeli grubu anlamaya çalışıyor.
Herkesin kendisine gülümseyerek bakması çok hoşuna gidiyor. Hollanda’daki çekingenliği üzerinden atmasına, insanlarla rahat diyalog kurmasına kendisi de şaşırıyor.
Oda arkadaşları Yasemin ve Asuman’ın merdivenlerden inişini görüyor; el sallıyor onlara.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ İDİ
Carina, Türkiye’ye 11 gün önce 21 Haziran’da gelmişti.
Leiden Üniversitesi Kültürel Antropoloji Bölümü son sınıf öğrencisiydi. Bitirme tezini, sınıf arkadaşı Maryze Schoneveld ile birlikte hazırlayacaklardı. Tezlerinin konusu: Türk kadınlarının aralarındaki ilişkilerin nasıl yapılandığı; nelerle uğraştıkları ve aile içindeki rolleriydi.
Maryze, Hollanda’da yaşayan Türk kadınlarını; Carina ise Türkiye’deki kadınları araştıracak, sonra karşılaştırma yapacaklardı. Bu konuda kendilerine yardım edecek kişi ise aynı şehirde, Doetinchem’de yaşayan bir Türk, Rahmi Sivri idi.
Rahmi Sivri, Carina’yı Ankara Dikmen’de yaşayan akrabaları Sivri Ailesi’nin yanına gönderdi. Oteldeki Yasemin ve Asuman, bu ailenin kızlarıydı.
Yasemin Sivri, 18 yaşındaydı ve Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyordu.
Asuman Sivri ise 16 yaşındaydı; lise ikinci sınıfta öğrenciydi. İkisi de Pir Sultan Abdal Derneği’nde görevliydi. Yasemin, derneğin kütüphane sorumlusu, Asuman ise semah ekibindendi.
Carina, bir ay konuk olacağı Sivri Ailesi’ni çok sevmişti. Bu arada, Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Merkezi’nde bir ay sürecek Türkçe kursuna başlamıştı. Ardından Çorum’un Mollahasan Köyü’nde çalışmalar yapacaktı.
Bir yandan dil kursuna giden Carina, arta kalan zamanlarında Yasemin ve Asuman Sivri ile birlikte Pir Sultan Abdal Derneği’ne gidiyordu. Sivas’taki şenliğe gitmeyi çok istiyordu.
Yasemin ve Asuman, "Sivas’ta su bulamazsın, aç kalırsın, yatacak, kalacak yer bulamazsın" diyorlardı.
Carina, "Siz ne yerseniz ben de onu yerim, siz nerede kalırsanız ben de orada kalırım" diyordu sürekli.
30 Haziran günü otobüs Ankara’dan hareket ettiğinde, yolcular arasında en mutlu kişilerden biriydi Carina...
SAAT 14.00
Carina’nın el salladığını gören Yasemin ve Asuman ona doğru yürüyor. Asuman telaşlı; Carina’ya "Telefon geldi mi" diye soruyor. Hayır. Halbuki ağabeyi Yalçın Sivri saat tam 14.00’te arayacağını söylemişti. Yoksa haber tatsız mıydı; ondan mı aramıyordu? Yasemin kardeşini sakinleştiriyor: "Arar merak etme."
O sırada lobiye Aziz Nesin geliyor.
Herkes hazır; konsere gidilmek üzere otelin kapısına yöneliyorlar.
Dışarıdan slogan sesleri gelmeye başlıyor: "Müslüman Türkiye"... "Kahrolsun Laikler"...
Ne oluyordu?
Öğreniyorlar:
Cuma namazından çıkan 500 kişilik grup, taşlar ve sopalarla konserin yapılacağı Kültür Merkezi’ne saldırmaya başlamıştı.
Konseri izlemek için gelenler karşılık verince, çatışma çıkmış; polis grupları zor dağıtmıştı. Ancak, konsere gelenler dağıtılırken, saldırganların hedefinde Madımak Oteli vardı.
Oteldekiler dışarı çıkmıyor. Ortalığın sakinleşmesini bekliyor.
Konserin iptal edilmesi canlarını sıkıyor. Basın bildirisi hazırlayarak yasaklamayı kınamak istiyorlar. O sırada polis, otelin önünü kuşatmaya alıyor. Azgın kalabalık otelin önüne kadar geliyor.
SAAT 15.30
Carina ilk kez tedirgin oluyor. Çünkü sürekli gülen insanların yüzü ilk kez asılmaya başlıyor. Salonda gerginlik var.
Sorduğunda, "Türkiye’de olur böyle şeyler, aldırma" diyor arkadaşları. "Birazdan biter."
Biteceğe pek benzemiyor. Saldırganlar otele girmeye çalışıyor. Yönetmen Erdal Ayrancı, Ozan Hasret Gültekin, Şehir Planlamacısı Muammer Çiçek, üniversite öğrencileri Serkan Doğan, Murat Gündüz, Ahmet Özyurt otelin giriş kapısına masa ve sandalyelerden barikat kurmaya başlıyor.
"Yaşlılar, çocuklar yukarıya çıksın!" deniliyor.
Carina, Yasemin ve Asuman’la birlikte odasına çıkıyor. O sırada otele ilk taş atılıyor. Arkasından yüzlercesi mermi gibi yağıyor. Odadan kaçıyorlar. Otelin tüm camları birkaç saniye içinde kırılıyor. Carina herkes gibi koridorda taşların durmasını bekliyor, sessizce.
SAAT 16.30
400 yıl önce Pir Sultan’ı taşlayanlar, o gün dirilmişti sanki...
Kalabalığa katılımlar artıyor. Bağırıyorlar: "Kanımız aksa da zafer İslam’ın..."
Arif Sağ sürekli telefonla Ankara’yı arıyor; yetkilileri haberdar ediyor. Yanıt hep aynı: Korkmayın, askerler geliyor!
Bir avuç polis, kalabalığı otele sokmamak için var gücüyle çabalıyor.
Otelde bulunanlar çaresiz.
Barikatların arkasında bekleyenler, saldırırlarsa ne yapacaklarını konuşuyor. Herkesin elinde fırça sapı, süpürge sapı, sandalye ayağı var. Kimsenin aklından yangın geçmiyor...
SAAT 17.30
Carina, ekipteki kızlarla birlikte koridorda oturmayı sürdürüyor.
16 yaşındaki lise öğrencisi Özlem ve 17 yaşındaki üniversite öğrencisi Nurcan Şahin kardeşlerle sohbet ediyor.
Aynı anda Özlem, çantasından çıkardığı rengárenk iplerle üniversite öğrencisi 19 yaşındaki arkadaşı Handan Metin’in saçını örmeye başlıyor.
12 yaşındaki Koray Kaya, başını ablası 17 yaşındaki Menekşe Kaya’nın dizine koymuş, hiç sesini çıkarmadan yatıyor. O sırada yanlarına karikatürist Asaf Koçak geliyor; mızıka çalıyor.
SAAT 18.30
Kalabalık yedi saattir otelinde önünde. Gitmiyorlar. Bir anlık öfke olamaz bu. Kime, neden bu kin?
Kültür Merkezi önündeki Ozanlar Anıtı yıkılarak otel önüne getiriliyor; parçalara ayrılıp otele fırlatılıyor.
Mustafa Kemal’in "Cumhuriyeti biz burada kurduk" dediği kongre binasının önündeki büstü tahrip ediliyor.
SAAT 19.30
Kalabalık, içeridekilerin kellesini istiyor! Eşit olmayan bir savaş bu. Otelin lobisindeki telefon susmuyor. Olayların çıktığını öğrenen bazı aileler çocuklarını merak ediyor, çırpınıyor yavruları için.
Yalçın Sivri, saatlerdir aradığı otelin telefonunu nihayet düşürebiliyor. Kız kardeşi Asuman’la konuşmak istediğini söylüyor. Asuman’ın telefona gelmesi zor. "Biz aradığınızı söyleriz" diyor oteldekiler. Ağabey Yalçın, "Söyleyin kardeşime karnesini aldım; takdir almış" diyor.
Asuman’ın bütün gün beklediği haber nihayet gelmişti işte; sınıfını takdirle geçmişti.
Sevinçli haberi aldı mı, bilinmiyor.
Çünkü...
Saat tam 19.50’de otelin elektrikleri kesiliyor...
Sonra... Duman kokusu...
Ardından... Kavurucu bir sıcaklık...
Ve alevler...
Gençlerin, çocukların çığlıkları yeri göğü inletiyor. Karanlığın içinde herkes bir yana savruluyor.
Carina, terasa ulaşmak isteyen semah grubunun arasında. Ulaşamıyorlar.
Carina ile birlikte o koridorda oturan semah grubunun gencecik kızları; Yasemin, Asuman, Belkıs, Handan, Gülsüm, Gülender, Huriye, İnci, Menekşe, Nurcan, Özlem, Sehergül, Serpil, Yeşim... Hiçbiri kurtulamıyor.
Eminim; Carina ve o dünyalar güzeli kızlarımız, ozanlarımız, yazarlarımız, aydınlarımız bizi çoktan affettiler.
Peki, biz kendimizi affedebilecek miyiz?
Okuma yazmayı unutan yazar!
Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odaların pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. Buradan kaçan 31 kişi kurtuldu. Kendini eşiyle birlikte otelin boşluğuna atan Yazar Lütfiye Aydın’ın trajik hikáyesi bugün hálá sürüyor...
ALEVLER giderek yükseliyor.
Herkes çığlık çığlığa can derdinde.
Lütfiye Aydın yangından kurtulmak için, eşi Avukat Cafer Can Aydın’la birlikte kendini otelin apartman boşluğuna bırakıyor.
Dumandan göz gözü görmüyor. Bağırıyorlar. Bağırıyorlar.
Güçleri bitiyor. Dumandan zehirlenip bayılıyorlar...
İtfaiye araçları otele ulaşmak istiyor. Göstericiler, araçların tekerleklerinin önüne yatarak engellemek istiyor.
Polis havaya ateş açıyor.
Yangın söndürme çalışmaları nihayet başlayabiliyor.
İtfaiye yangını söndürürken, otel boşluğunun üzerindeki camlar patlıyor; kızgın camlar, yerde baygın yatan Lütfiye Aydın’ın üzerine yağmur gibi yağıyor...
Gece 01.00. Yangın tamamen söndürülüyor.
Otelden 35 ölü çıkarılıyor.
Duvar dibinde olduğu için camların pek değmediği Cafer Can Aydın kendine gelir gibi oluyor. Güçlükle dışarı çıkıyor. Bir polis onu görüyor, şaşırıyor, "Başka yaşayanlar var mı" diyor.
Eşi Lütfiye Aydın’ın adını söylüyor, bayılıyor.
Otel hálá tütüyor.
Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarılıyor...
LÜTFİYE AYDIN MORGDA
Polis, Lütfiye Aydın’ın öldüğünü düşünüyor. Bir kamyonetin arkasına koyup hastane morguna kaldırıyor.
Cafer Can eşinin öldüğüne inanamıyor. Sabaha karşı morga gidiyor güç bela.
Doktordan rica ediyor; son kez bakması için. Doktor "Sivri bir şey var mı" diye soruyor. Kalemini veriyor. Kalem Lütfiye Aydın’ın ayağına batırılıyor. Tepki veriyor; yaşıyor...
Aradan birkaç saniye geçiyor, Lütfiye Aydın sayıklıyor: "Ce... ce"
Eşi tamamlıyor: "Ceren... Ceren..."
Ceren kızlarının adı.
Cafer Can hem kızının adını "Ceren, Ceren" diye tekrarlıyor, hem de haykıra haykıra ağlıyor.
Lütfiye Aydın kurtulmuştu. Ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı...
GATA YANIK MERKEZİ
Lütfiye Aydın’ın vücudu ağır derecede yanıktı.
Önce Sivas’ta tedavi görüyor; daha sonra Ankara’da GATA Yanık Merkezi’nde.
Olaydan üç gün sonra 5 Temmuz günü gözünü GATA Yanık Merkezi’nde açıyor.
Ne güzel tesadüf; 5 Temmuz kızları Ceren’in doğum günüydü; 17’yi dolduruyordu.
O gün, 35 gün sürecek zorlu tedavi sürecine başlıyor doktorlar. Ölü derileri tek tek soyuluyor. Yatağı bir küvet oluyor.
Konuşmakta zorlanıyor. En yakınlarını dahi tanıyamıyor.
Cumhuriyet Pazar Bulmacası çözme alışkanlığı vardı. Hastanedeyken sürekli "Bana bulmacamı getirin" diyor. Nedense bir türlü getirilmiyor bulmaca. Sonunda bir gün getiriyorlar. Dünyalar onun oluyor. Kalemi eline alıyor ve öylece kalakalıyor. O da ne; harfler birbirine giriyor. Zorluyor zorluyor olmuyor. Okuyamıyor.
Gazeteyi neden getirmediklerini anlıyor...
ODADAN ÇIKMIYOR
Aylar sonra hastaneden taburcu oluyor.
Evine gelir gelmez, odasının perdelerini kapattırıyor. Günlerce çıkmadan o karanlık odada tek başına yaşıyor.
Eşi ve kızının büyük çabasıyla, günlerce verdikleri mücadele sonunda hayata dönüyor.
Edebiyat öğretmeni, Yazar Lütfiye Aydın, okuma yazmayı yeniden öğreniyor.
Zamanla, odasından, evinden çıkmaya başlıyor. Sokakta, haline bakıp soranlara, "Trafik kazası geçirdim" diyor. Yalan söylemiyor aslında; çünkü öyle biliyor. Ne Sivas’ı, ne Madımak Oteli’ni, ne de yangını hatırlıyor.
Bir gün odasından katıla katıla ağlama sesi geliyor.
Anımsıyor, tüm olup biteni...
Hemen bir daktilo istiyor; yazmak istiyor. Yazarsa belki arkadaşlarını, gencecik çocukları geri getireceğini düşünüyor. Oturup yazmaya başlıyor. Sekiz saat sürüyor yazması; yarım sayfa ancak yazabiliyor.
Pes etmiyor. Yazmayı bırakmıyor.
Lütfiye Aydın, bugün zor yazıyor ve güçlükle konuşuyor
Onun için Madımak yangını hálá sürüyor.
Ya sizin için...
#####
DEĞERLİ DOSTLAR
Ismail Demir
igdeli Köyü Muhtari
Satırlarıma başlamadan önce yurtiçinde ve dışında bulunan bütün canların yeni yılını kutlar. Her şeyin gönlünüzce olmasını diler. Saygı ve sevgilerimi sunarım.
Dostlar kısaca yapılan işleri ve ileriye dönük işleri sizlerle paylaşayım bilgi vereyim dedim. Değerli dostlar bildiğiniz gibi köye ait elektrik trafosu çok küçük ve yetersizdi. Bütün elektronik aletlere zarar veriyordu. Onu değiştirdik ve çok güzel oldu.
Okulun pencerelerinin tamamını PVC yaptırdım. Kısmet olursa elektrik direklerinin 2010 da demir direğe dönüşümü çalışmasını plana koydurdum. Bir aksilik olmazsa direkler bu sene değişecek.
En büyük emelim kanalizasyonu ve parke taşını sayenizde başaracağız. Bunun için yoğun çalışmalarım var. Olumlu adımlar atılıyor. Büyük bir ihtimalle bunları en kısa sürede gerçekleştireceğiz.
Yurtdışındaki dostların girişimi ile İğdeli’ye yakışır bir cem evi yaptırabilmek için çalışmalar devam ediyor. ABF Başkanı Turgut Öker ve diğer yetkilerle görüşülerek destekleri talep edilmiştir.
Tekrar saygı ve sevgilerimi sunar her şeyin gönlünüzce olmasını dilerim.
İsmail DEMİR
İğdeli Köyü Muhtarı
#####
YÖREMİZ TARİHİNDEN BİR KESİT Aydın Alkan
Sultan Sekisi Adının Kaynağı: Osmanlı devletinin kuruluşunda yer alan unsurlardan birisini de konar-göçer aşiretler oluşturuyordu. Bulundukları bölgelerde “Türkmen” ya da “Yörük” adıyla anılan konar-göçer aşiretlerden, “Türkmen” adıyla anılanları, Anadolu’nun Kızılırmak’tan itibaren doğu ve güneyinde kalan bölgeler ile Suriye ve Irak’ta bulunuyordu (1). Türkmenler, “il” ya da “ulus” adına, yahut da bulundukları bölgelere göre çok çeşitli gruplara ayrılıyorlardı.
Halep Türkmenleri adıyla bilinen ve Halep (bugünkü Suriye’nin bir kenti)’in çevresinde yaşayan oymaklar, Sivas taraflarına yaylağa çıkmakta ve orada Dulkadirli topluluğuna mensup oymaklarla beraber Yeni İl’i meydana getirmekte idiler (2). Dulkadirli beyliği, öz yurdu Maraş ve Elbistan bölgelerinden başka batıda Kadirli (Kars-ı Dulkadirriyye), Kozan ve kuzeyde Bozok (Yozgat) ile Sivas ve Kayseri bölgelerini kendilerine yurt tutmuşlardı. Yine bu topluluğa bağlı bazı oymaklar 16. yüzyılın başlarında Ankara’ya kadar geldikleri gibi bir kısmı da Antep, Hatay ve Şam civarına kadar uzanmıştı.
Belli bir merkeze sahip olmaksızın oluşturulan Yeni İl kazası, bugünkü Sivas’ın güney kısmındaki geniş bir bölgeyi içine almaktaydı. Bu kazaya bağlı yerleşimlerin harita üzerinde dökümü yapıldığında, 1548 tarihinde kazanın bugün Sivas’a bağlı kaza olan Kangal merkez olmak üzere, doğuda, Divriği kazasının batı taraflarını; batıda, bugün yine Sivas’a bağlı kaza olan Şarkışla ile Kangal arasındaki bölgeyi; kuzeyde, Tecer dağı ile Kezbeli’ne kadarki bölgeyi ve güneyde, Kangal kazasına bağlı köy olan Mancılık’a uzanan bölgeyi içine aldığı görülmektedir. Yine, bir kısım konargöçer oymaklar ve köylerden oluşmuş olan Yeni-il kazasının, 1548 tarihinde düzenlenen ilk Tapu Tahrir Defterinde, kaza dâhilinde bulunan köylerin, mezraların, yaylak ve kışlak yerlerinin, İstanbul/Üsküdar’da bulunan bir cami ve imaret vakfına bağlı olduğu görülmektedir.
İğdeli ve Karpınar köylerinin arazisi içerisinde kalan ve Sultan Sekisi diye anılan bölgenin adı, bu arazinin gelirinin 1500’lü yıllarda İstanbul/Üsküdar’da bulunan Valide Nurbanu Sultan Vakfına ait olmasından gelmektedir. Bu bölgenin kuzey sınırı Yozgat/Çandır ilçesi sınırları içerisinde kalmakta olan Valide Sultan tepesi ile çevrilidir.
Nurbanu Sultan (1525-1587) Osmanlı padişahı III. Murat'ın annesi, Valide Sultan ve II. Selim'in eşidir. 1520lerde henüz 10 yaşlarında bile değilken Osmanlı korsanları tarafından kaçırılmış ve İstanbul'da dönemin en ünlü ticaret merkezi olan Peradaki köle tacirlerinden birine satılmıştı. Osmanlı kaynaklarında, asıl adının Raşel olduğu ve Yahudi (Musevi dininden) bir ailenin çocuğu olduğundan bahsedilirken bazı tarihçiler onun Venedikli olduğunu iddia ederler (http//tr.wikipedia.org).
(1) Faruk Sümer. XVI. Asırda Anadolu, Suriye ve Irak’ta Yaşayan Türk Aşiretlerine Umumi Bakış.
(2) İlhan Şahin. Yeni İl Kazası ve Yeni İl Türkmenleri.
#####
İÇ KANAMA HALİ
2009 İZİN İZLENİMİM
Nasıl ve nerden başlayacağımı bir türlü kestiremiyorum!
Demokrat görünüpte şeriatcı olanımı anlatsam, yada Laik Demokratik Cumhuriyeti savunur görünüp de AKP yandaşlığınımı, ya bizden şeriatcı olmaz masalınımı, yada arsızlığı yüzsüzlüğümü, veya geçmiş değerler nasıl talan edilir onumu! Veyahut asırlardır bedel ödeyen Atalarımızın torunları, kendilerini son yıllarda nasıl inkar eder oldular onumu! gerçekten zorlanıyorum.
Bir tarafdan onbinler, 2 Temmuzda kabuk bağlamış yarayı kaşımayın diyen zihniyeti vijdanlarda mahkum ederken, diğer tarafdan İnancıyla/Kültürüyle katledilen toplumun büyük bölümü, hala sesizliğini devam edtiriyor onumu. Diğer tarafdan üçbeş torba gıdaya biat eden bir anlayışın çoğalması ise ayrı bir sorgulama, işte tamda burada Cumhuriyetin kuruluşundan bu zamana Laik Demokratik Cumhuriyet anlayışını, biat etmeye dönüştürmek isteyenlerin bu gün oldukları yere bakın, birde Türkiye Laik dir Laik kalacak sloganını atanlara bakın, atalarımızın dediği gibi at alan Üsküdarı geçmiş, bazıları hala mazi ile avunarak yaşanan gerçekliliği Halka göstermeme gayretindeler, Ondan dolayıdırki bu gün riyakarlığı erdemli tavur olarak yaşamlarında içselleştirenler, bilerek gücün hizmetkarlığını ve maşalığını omurgasızca sürdürme gayretindeler. Omurgasızlar unutmamalıdırki Madımak alevi vijdanlarda/vijdanlarında devamlı yanacaktır, omurgalı ve insani duruş yaratılana kadar.
Ondan dolayıdırki, günümüz bilgi çağında Hallac ı Mansur, Nesimi, Pir Sultan gibi direncin sembolleri sonlarını bildikleri halde, taviz vermeden onurlu davalarını bu güne taşımaları, inancın ve kararlılığın neticesi, yoksa bu gün hala sayğı duyulası olmazlardı, Kerbelaya giden süreçte Hz. Hüseyin, abisi Hasan’ın biat etme anlayışına tepki göstermesi gün gibi ortada, Hz. Hüseyin biat etsede bu talancı zihniyet özgürlükten yana olan anlayışa yaşam hakkı tanımayacağını bildiğinden, hakka yürümemin onurluca olanını seçdi.
Aslında bütün bunlar bilinmesine rağmen, biatcı anlayış neden erdemlilikmiş gibi yaşanır?
İşin garibi yüzsüzlük öylesine bir yere gelmişki, bu tür bireylerin barınağı zıt kutuplarda kendini pazarlıyor olması, hem solcu hemde solun zıttı yani öylesine kıvırtkanki tarifi de zor…
Epey bir karamsar tablo çizdik ama umutsuz değilim, hele hele 2 Temmuz‘da örgütsel katılımların sayısı hiçde küçümsenemez, bölgemizdede kurumsal olarak organizeli bir şekilde ilk olarak bir katılım oldu, sayı olarak az fakat biz biliyoruzki büyük alevler kıvılcımdan oluşur, bu kıvılcımı geleceği aydınlatacak bir ışık parıltısı, karanlığı yaran ve her gecenin sabahındaki tanyeri ışıması olarak alğılıyorum.
Karanlığı yaran Şafağın bölgemizde güçlü ve kalıcı olmasını diliyor, onurlu yaklaşımından dolayı Karaözü Belediye Başkanı Şener Tatar‘ı ve ekip arkadaşlarını kutluyor ve selamlıyorum.
Atila Ceylan 04.07.2009
#####
BİRLİK BERABERLİK!!!
Farklı düşüncelerin tahammülüyle oluşabilecek bir durum, yoksa kendini yok sayıp! Başkası gibi olma hali değil, eğer demokrasiden bahsediyorsak farklılıklarımıza tahammül edebildiğimiz oranda demokratik duruş/olgu kendisini gösterir/göstermeli.
Farklı inanç ve kültürün mensubu eğer bir diğer inancın dini bayramını kutlayarak hayırlara vesile olmasını diliyorsa, bu farklılıkların zenginliğini, hoş görüsünü gösterir ve öylede olmalı. İnsan onuruna yakışanda budur.
Ayrıca kapitalizmin tekcileştirme mantığınada zıt olan bu duruş, kapitalizme hizmet yerine, bireyin ve toplumun özgürlüğüne yakışır bir duruştur.
Bizler yüz yıllardır beraber yaşayan toplum olarak artık korku, baskı altında kendimizi saklama yerine, kimliklerimizi özgürce ifade ederek, biri diğerini yok saymadan bir arada yaşama becerisini gösterebilmeliyiz. Özlemini duyduğumuz Demokrasiyi, Laikliği ve Cumhuriyetide bundan dolayı, olmazsa olmazımız olarak, uğruna toplum olarak bedel ödememedikmi? Yoksa üç beş kişinin huzuru bozulacak diye döneklikmi etmek gerek zalimin zülmüne karşı!!!
Bir kez daha deyinmek gerekirse farklılıklarımızla bir arada yaşama becerisini, Alevisi, Sünnisi, Lazı, Çerkezi, Kürdü vs. Olarak gösteremezsek işte o zaman birlikte yaşamın altına dinamit koymuş oluruz ve Kapitalizminde ekmegine kalııınnnca yağ sürmüş oluruz.
Önemli olan farklılıklarımızın kabulu ile yaşamaktır, yoksa diğeri buz dağının erimesi olacaktır, onun için onuruyla, kimlik ve kişiliği ile var olma dik duruşla mümkün, ondan dolayıda demokrasi mücadelesi olmazsa olmazıdır yürütülen davanın.
Yok sayılmak, yok olmaya meyil vermek, katiline boyun uzatmak, İnsanın kendisine ve geçmişine ihanetidir!!!.
Atila Ceylan
#####
KENDİ YÖREMİZ KENDİ TÖREMİZ KENDİ ETKİNLİĞİMİZ
GECEDE ÖĞRETMEN ADNAN ALKAN’IN KONUŞMA METNİ 15.08.2009
Sayın Belediye Başkanları,
Köy Muhtarları
HBVD-Alevi Kültür Merkezi Başkan ve Yöneticileri
Değerli Misafirler
Değerli Yöre Halkımız
Bu güzel, coşkulu kalabalık bizleri, şenlik komitesini çok mutlu etti. Hepinize hoş geldiniz diyor; güzel, doyurucu ve neşeli bir gece geçirmenizi diliyorum.
Festivallerin, şenliklerin özü gerçekte üretime dayalıdır. Bu etkinliklerde üretilen sergilenir, emek onurlandırılır. Bizde durum malumunuz. Bizler de yozlaşan yaşamda kendi kültürümüzü canlandırmak, korumak ve gelecek kuşaklara tanıtmakta katkımız olması düşüncesiyle böyle bir etkinliği düzenledik.
Bu etkinliklerin zamanla yöre insanlarının ilişkilerini güçlendireceğine, sorunlar karşısında onların ortak davranışlar ortaya koymalarına yardımcı olacağına inanıyoruz.
Değerli Konuklar,
Hepimiz biliyoruz ki son çeyrek yüzyılda ülkemizde insanlar;Birbirimizi saf, temiz duygularla sevmiyor,Birbirine yeterince saygı göstermiyor,
Birbirine pek güvenmiyor,
Birbirini anlamaya yanaşmıyor,
Toplumda her geçen gün şiddet yükseliyor,
İnsanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Ve ne yazık ki toplumun büyük çoğunluğu bu olumsuzlukları kader sayıp buna teslim oluyor.
Sizlere soruyorum, bu değerler 30–40 sene önce mi yoksa şimdi mi daha güzel?
Toplumu bu noktaya getiren, bu olumsuzlukları, bize yaşatanın ise ‘vahşi kapitalizmin’ bireyci insan yetiştirme anlayışı olduğunu da hepimiz biliyoruz sanırım.
Onlar; toplumsal yaşamda olan bitenin farkında olan, çevresine ve ülkesine sorumluluklarını bilen, yaşama kendi gücünü ve varlığını katan, aklı-fikri özgür, yöneten insan tipi istemiyorlar.
Onlar; yönetilen, yönlendirilen, düşünmeyen, yalan-yanlış dini bilgilerle donatılan, bilimden ve özgür düşünceden habersiz, sanatı sadece eğlence gören, her şeyi kadere bağlayan insan tipi istiyorlar. Bu yönde de epeyce yol kat ettiler maalesef. Bu insan tipiyle de toplumumuzun geldiği nokta bu oldu sonuçta.
Bu olumsuzluklardan kendi yöremiz de nasibini aldı elbette ama bu, kaderimiz olmamalı.
Farklı kültürlerin, dinlerin, inançların sentezi olan Aleviliğin özünde ‘saygı, sevgi, hoşgörü, zulme, haksızlığa karşı çıkma, hak ve eşitlikten yana olma, bilime ve aklın özgürlüğüne inanma zaten var. Düzene uyup da bunları unutmamalıyız.
Değerli Misafirler,
Avrupa aydınlanma çağını Rönesans’la, Anadolu Atatürk devrimleriyle, köyümüz ise 1940`lı–50`li yıllarda Köy Enstitülerle yaşadı. Bu kuşağın ilki olan İsmail Güneş`i ve diğer büyüklerimizi şükranla anıyorum. Onlar sayesinde yöremizin çehresi değişmeye başladı. Anadolu insanı birçok şeyi Köy Enstitülülerden öğrendi, onların ışığıyla yolunu belirledi.
O kuşağın ışığını 1950’lerden sonra Amerikan güdümlü gerici iktidarlar ve cuntalar kesti.
1980’lerden sonra da dinci-faşistlerce kültürümüze düşüncelerimize, inançlarımıza saldırıldı ve saldırılmaya da devam ediliyor.
Bu saldırıların,Alevileri birbirine düşürüp parçalamak,Alevilerin kendilerine göre örgütlenmelerini engellemek,
Aleviliğin ayrı bir kültür olmadığını ileri sürmek,
Cem evlerinin ibadet yeri olmadığını ileri sürmek,
Alevilerin farklı inanç biçimlerini yok saymak,
Alevilerin yaşam biçimlerine kara çalmak, Alevi köylerine içlerden birtakım aklıevveller bularak cami yapmaya kalkışmak veya yapmak vb. şekillerde olduğunu hepimiz biliyoruz.
Biz Aleviler,Temel karakteri sevgi ve hoşgörü olan,Din, dil, ırk ayrımı gütmeyen, evrensel değerleri benimseyen,
Demokrasiden, laiklikten yana olan,
Özgür akıl ve bilimden yana olan,
Haksızlığa başkaldırıp eşitlikten yana olan,
Yaşamda ve inançta kadın ve erkeği eşit gören,
Sanatın yaşam olduğuna inanan,
Yolu Hacı Bektaş`ın Pir Sultan`ın yolu olan,
Yüreği siyasetin sol yanında atan bir topluluğuz.
Biz Demokratız, Atatürkçüyüz, Devrimciyiz, Sosyalistiz, Komünistiz. Solun her yerindeyiz.
Dinci-faşist iktidarların gerici emellerine ulaşmakta en büyük engel gördüğü Alevileri içten içe kurcalayıp susturmak, değiştirmek istediklerini görüyoruz. Susmayacağız, değişmeyeceğiz, direneceğiz.
Değerli Konuklar! Değerli Yöre Halkı!
Aramızda Sünni inancına sahip dostlarımız var, birçoğumuzun ailesinde Sünni gelinlerimiz, damatlarımız var. Bu düşüncelerimiz yanlış anlaşılmaz umarım. Burada şunu da söylemek isterim:
Biz Aleviler şovenist değiliz, ayrımcı, değiliz, gerici değiliz. Bu bizim amaçlı saldırılar karşısındaki direncimiz, savunumuzdur.
Herkes bilir ki bizler her inanca saygılıyız, bizim de inancımıza herkesin saygı göstermesini bekleriz.
Değerli Konuklar!
Tarihimizden biliyoruz ki Osmanlı yabancılara gösterdiği hoşgörüyü, yaklaşımı kendi ulusu olan Alevilere, Avşarlara ve Türkmenlere göstermedi. Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte biraz olsun rahatlamışken 1950`lerden sonra birtakım kıyımlara uğramış, 1980`lerden sonra da asimile politikalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bunun en belirgin icraatı ise Alevi köylere inancında yeri olmayan cami yapılmıştır. Bunda da yine o yörelerin insanları kullanılmıştır maalesef. Kendi yöremizde de biliyoruz ki 4 Alevi köyüne cami yapılmış, diğerlerinde de teşebbüste bulunulmuştur. Bu nedenle de birçok Anadolu Alevi köyünde sıkıntılar oluşmuş, gerginlikler yaratılmıştır. Birtakım zavallılar yüzünden köylerde huzursuzluklar olmuştur.
Her insan topluluğu gibi biz Aleviler de tarihine, kültürüne, inanç biçim ve mekanlarına sahip çıkmalıyız. Bu özelliklerimizi biz geçmişimizden aldık, geleceğimize de koruyup teslim etmek, onurumuz, şerefimiz ve namusumuz olmalıdır.
Değerli Konuklar!
Ülkemizin içinde bulunduğu bu durum yarım asırdır sürdürülen emperyalizme hizmet eden bağımlı politikaların sonucudur. Bu politikalarla ‘köylü milletin efendisidir’ anlayışı terkedilmiş, üretim azalmış, köyler boşalmış, kentlerde yoksul varoşlar oluşmuştur. Köylerin boşalmasıyla birçok okul kapatılmış, taşımalı eğitime geçilmiştir. Cumhuriyet döneminin özellikle ilk yarısında Atatürk devrimlerinin ve aydınlanmasının temsilcisi olan öğretmenler köylerden koparılmış, köylerimizde öğretmenin yerini imam, okulun yerini de camiler almıştır.
Devrin iktidarları halkın cahilleşmesini, müritleşmesini kendi egemenliklerinin güvencesi saymışlar. Din eksenli yaşamı öne çıkarmışlardır.
Bu amaçla biz Alevilere de el atmaya başlamışlardır. Nasıl mı?Çalıştaylarla devlet güdümlü Alevi yaratmaya çalışarak,Bizim yüz yıllık fötr şapkalı Aşık Veysel’imize takke giydirerek,
Köylerimize sadakalar dağıtarak vb.
Bu çalışmalarında da yavaş yavaş da olsa etkili olmaya başladıklarını görüyoruz. Nasıl mı?
Asırlar önce Hallac-ı Mansur`u yakan, Nesimi`nin derisini yüzen, Pir Sultan’ı asan, yakın tarihimizde de Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta camilerden çıkıp Alevilere saldırıp onlarcasını, yüzlercesini katleden; Madımak’ta emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı mücadelede aydınlığın temsilcileri olan aydınlarımızı yakan, günümüzde de yüksek bayrak ve yüksek sesli ezan yarışına giren zihniyet ne yazık ki seçimlerde gördük yöremizden de destek bulmaya başladılar.
Buna, bizim için demokratik haktır, istediğimi desteklerim denilemez. O zihniyet, senin varlığını kabul etmeyen,” seni katletmenin cennetin kapılarını açacağına” inanan zihniyettir.
Yıllar sonra da yörelerimizde yapılan camilerden çıkılıp “değişmeyen insanlarımıza” saldırılmayacağını kimse garanti edemez.
Bu nedenlerle de, köyümüzün, kültürümüzün dokusunu değiştirmemek için, yurttaş kimliğimizi kaybetmemek için toplumsal sorunlarımızı bileceğiz, düşüncelerimizi açıkça ortaya koyacağız, geleneklerimizi özgürce yaşamak, türkülerimizi özgürce söylemek için köyümüze, yöremize, inancımıza sahip çıkacağız. Bin yıl önce Hayyam’ın
Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden.
Dediği gibi özgürce şaraplarımızı içeceğiz.
Değerli Konuklar!
Cumhuriyetimizin kazanımlarının birer birer yol edildiği günümüzde, bizlerinde özgür yaşam alanları gittikçe daraltılmaktadır.
Yöremizde kültürel değerlerimizin öğretileceği, yaşatılacağı ve korunacağı “Cem-Kültür Evi”ne ihtiyacımız vardır.
Bu mekân yöremizi kucaklamak, bu mekân geleceğimize sahip çıkmak adına gereklidir. Bu mekân birliğimizi korumak için gereklidir. Bu mekân haksızlığa karşı, ayrımcılığa karşı, zulme karşı direnmeyi; hak için, sevgi için, eşitlik için, aydınlık için direnmeyi öğrenmek adına gereklidir. Bu mekân çok sesli, özgür düşüncemizin sürekliliği için; çağdaş, laik, demokratik varlığımızın sürdürülmesi için gereklidir.
Bu yolda karşımıza engeller çıkabilir. Böyle durumlarda da Mevlana’nın 700 sene önce,
“Kör cehalet çirkefleştirir insanları
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var,
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye
Bir söyleyene bakarım adam mı diye”
Bu dizelerinde söylediği gibi yolumuza devam edelim.
Değerli Dostlar!
Bundan sonraki etkinliğimizin yukarda belirttiğim amaçlarla oluşturulacak “Cem Kültür Evi” açılışı münasebetiyle yapılması dileğimle sizleri en sıcak duygularımla selamlıyor. Hoşça vakit geçirmenizi diliyorum.
ADNAN ALKAN
#####
İĞDELİ KÖYÜ KALKINDIRMA, KÜLTÜR VE YRD. DER.
2004 yılıyla birlikte başlayan süreçte cami projesiyle gündeme gelen iğdeli halkı büyük bir birliktelik göstererek 2006 yılında okulumuzun bahçesinde paneller düzenlendi, semahlar dönüldü ve cem yapıldı. Alevi toplumu örgütlü mücadelesi sonucunda var olabilmek örgütlü mücadeleyle kendini ispat etmiştir.
Bu birliktelik ve beraberliğin sonucu güçlü bir mücadeleye, bu güçlü mücadele 14.08.2010 Tarihinde cemevi temelinin atılmasını sağladı.
Temel atılışında çevre köylerden Karaözü Belediye Başkanı ve halkı, yerlikuyu köyü, Karpınar köyü Kızılpınar köyü saraç köyü ve daha sayamadığımız köylerden ilgi yoğundu.
Alevi örgütlenmesinde başta Kayseri Hacı Bektaşi Veli Kültür ve Tanıtma Derneği, Alevi Kültür Merkezi Mersin Mezitli şube Bşk. Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu Bşk. Ali BALKIZ, Avrupa’daki tüm Federasyon Başkanları, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Bşk. Turgut ÖKER, Sessizlerin sesi olan, Yol Tv yönetim kurulu ve icra kurulu bizimle birlikteydi.
Bize katkılarından ve desteklerinden dolayı tüm örgütlerimize ve canlarımıza teşekkür ediyoruz.
Yönetim Kurulu Adına Baş.
Orhan CEYLAN
#####










